Nereye Gidiyoruz Nereye?!…

Rektörler Savaşı…

Türkçe yazışmalıklarında görüyorum, dilimize girmiş bulunan ya da yeni yeni girmekte olan yabancı sözcüklere Türkçe karşılık aranırken rektör için de bir şeyler öneriliyor.   

Bu çabalara, çalışmalara saygı duymalı, katkıda bulunmalı; benim görüşüm böyle.

Dilimize yerleşmiş bulunan yabancı sözcükler konusunda iki anagörüş var: birine göre, bu sözcüklerin de ayıklanması gerekir, öbür görüşe göre de, bunlar kalmalıdır.

Ben kendimi ikinci görüşe yakın görüyorum. Ölçütlerimi özetleyeyim:

El dilinden bir sözcük,

- Yasalarımıza, yönetmeliklerimize, tüzüklerimize vb. yerlere girmişse;

- Toplumun çoğunluğunca uzun süredir kullanılarak dilimize yerleşmişse;

- Dilimizin yapısına uygun bir biçimsellik kazanmışsa; 

- Dilimizde, geldiği dildekinden başka anlam(lar) kazanmışsa;

- Ve bu yerleşmişliklerin başkanıtı olarak sözlüklerimize kadar girmişse,

artık onun yerine başka bir sözcük koymanın anlamı yoktur; tutmaz.

Sözcüklerin yazımı bakımından da bu görüşteyim.

*

Rektör deyince ne anlıyoruz?

Bir üniversitenin tüzel kişiliğini temsil eden, o kurumda yönetimden, eğitim-öğretimin düzenli yürütülmesinden sorumlu olan profesör düzeyindeki öğretim üyesini anlıyoruz.

Bu söz dilimize ne zaman nereden gelmiş?

31.5.1933 tarihli 2252 sayılı İstanbul Darülfünunu’nun Kaldırılmasına ve Maarif Vekâletince Yeni Bir Üniversite Kurulmasına Dair Kanun‘la gerçekleştirilen üniversite reformu dolayısıyla Fransızcadan…

Fransız dilinde ilk kez 1261′de kullanılmaya başlayan ve o tarihten beri bir üniversitenin başı/başkanı (chef d’une université) anlamına gelen bu sözcüğün bu dilde yaygın olarak bilinen bundan başka anlamı yok. Fransızca yazılışı recteur, sesletimi de bizim söylediğimiz gibi.

Ülkemizde bugünkü anlamda ilk üniversitenin kuruluşu, 1933 Üniversite Reformu‘yla gerçekleştirilmiş… Daha önce, İstanbul Darülfünunu‘nda, bu başyöneticiye/üstyöneticiye ne deniyormuş? Emin… Bölüm yöneticilerine/başkanlarına reis, öğretim üyelerine/görevlilerine de -en üst düzeyden aşağıya doğru sırayla- müderris, muallim, muallim muavini deniyormuş.

’33 Reformu‘yla İstanbul Darülfünunu ortadan kaldırılıp yerine İstanbul Üniversitesi kurulunca, yukarıdaki adların yerine de, bu yeni kuruluş bağlamında sırasıyla rektör, dekan, profesör, doçent, asistan (şimdiki araştırma görevlisi) adları getirilmişti.

Üniversite, fakülte vb. adlar/terimler/kavramlar da dilimize ilk kez yine bu reformla girmişti.

Bu ad ve terimlerin hepsi Fransızcadan alınmış. Acaba niye bu dilden?

Tarihsel Gelişimden Küçük Bir Kesit…

Cumhuriyet döneminin kazanımlarının başında, 31.5.1933 tarihli 2252 sayılı yasada anlamını bulan anlayış da var. Cumhuriyetimiz’in kurulduğu tarihte, evrensel anlamda bir üniversitemiz yoktu. 1919 yılında çıkarılan Darülfünun-i Osmani Nizamnamesi adlı tüzükle İstanbul Darülfünunu’na bir tür özerlik verilmişti o kadar…

1931 yılında Cumhuriyet Halk Fırkası, -sonraki adıyla CHP- önce, Darülfünun‘un düzeltilip iyileştirilerek yeniden biçimlendirilmesi konusunu fırka (parti) çalışmaları kapsamına aldı, hemen ardından da bu amaçla bütçeye ödenek koydurdu. Öte yandan, TBMM’de de, Darülfünun Komisyonu adıyla bir altkurul oluşturuldu. Bu kurulun, gerekli çalışmaları yapıp konuya ilişkin görüşlerini Eğitim Bakanlığı‘na (şimdiki MEB) bildirdirmesiyle de üniversite reformu sürecini başlamış oldu.

Eğitim Bakanlığı, kimi araştırmalardan sonra 1932′de, bu konuda kapsamlı bir rapor hazırlamak ve önerilerde bulunmak üzere İsviçre‘den Cenevre Üniversitesi Pedagoji Profesörü Albert Malche‘ı ülkemize çağırdı. Dili Fransızca olan Prof. Malche, önce yükseköğretim kuruluşlarını, hastaneleri, laboratuvarları, kitaplıkları gezip inceledi, ardından bu kuruluşlarda çalışan her düzeyden kişilerle, yükseköğretim öğrencileriyle ve siyasetçilerle konuşup görüştü ve dört ay süren bu çalısmanın sonunda, edindiği izlenimler ile görüş ve önerilerini bir rapor halinde Eğitim Bakanlığı’na sundu.

Prof. Malche, raporunda -günümüzde de pay çıkarılacak saptamalar olarak- özetle sunları belirtiyordu:

- Türkçe bilimsel yayınlar eksiktir.

- Darülfünun’un bölümleri arasında bilimsel çalışmada ortaklık sağlayacak bağlantı yoktur.

- Ders verme yöntemi eskimiştir.

- Derslerin, ansiklopedik bilgi olarak verilmesi ve bu bilgilerin ezberlenmesinin istenmesi sakıncalıdır ve bu yöntem, gerçek bilimsel çalışmaya yönelmeyi olumsuz yönde etkilemektedir.

- Öğreticiler ile öğrenciler arasındaki ilişkiler dersaneiçi ilişkilerle sınırlı olup, öğrenciler dışarıda yol göstericisiz ve kendi başlarına kalmaktadır.

- Sıradan bir çevirinin bir tez olarak kabul edilmesi, kişisel araştırmaların ve özgün yapıtların değerini hiçe indirmiştir.

- Öğretim üyelerinin çoğu, dışarıdaki iş ve ilişkilerinin çokluğu yüzünden Darülfünun’daki görevlerini ikinci derecede sayacak kadar Kurum’la olan bağlarını azaltmışlardır.

- Darülfünun öğretimi, ülkedeki yaşam ve çalışmalarla olan bağlantısını yitirmiş olup, içine kapanıklığa dönüşmüştür.

- Türk öğrencilerin yabancı dil bilgisi yetersizdir;  

- Geleceğin Türk profesörlerinin burada yetişmesi olanaksızdır.

- Yükseköğretim öğretmenleri yurt dışında yetişmelidir.

- İstanbul’daki hastanelerin Avrupa yakasında olması dolayısıyla, Haydarpaşa’daki tıp okulunun konumu elverişsizdir.

*

Gelelim bugünlere…

- Üniversitelerimizin sayısı almış başını gidiyor…

- Türkçe bilimsel yayınların maşallahı var.

- Üniversitelerimizi arasında bütünlük sağlayacak bir YÖKümüz var.

- Öğretim yöntemi liseleşmiş…

- Araştırma çalışmaları yerinde sayıyor. 

- Öğreticiler ile öğrenciler arasındaki ilişkiler eski hamam eski tas…

- Öğrenciler içeride de dışarıda da birbirlerine yol göstermede yarışırıyor, üniversitelerimiz de, -YÖKü’nden araştırmacısına- olanları karşıdan izliyor.

- Sıradan bir çevirinin bir tez olarak kabul edilmesine devam… Ama Türkçeden İngilizceye olacak çeviriler!  

- Öğretim üyelerinin dışarıdaki iş ve ilişkileri konusunda pek bir bilgim yok, ama hekim olanlarının üniversite hastanelerindeki muayene ücretlerinin 200 YTL’ye dayandığını ve bu çarkın dönmesi için koca bir çalışan kadrosu olduğunu yakından biliyorum. Yani, hekim hocalarımız kurumlarının içerisindeler ve kurumlarıyla olan bağları bu sistem içinde olabildiğince güçlü.

- Üniversitelerimizdeki lise düzeyine indirgenmiş öğretim, ülkedeki yaşam ve çalışmalarla kendine yaraşır düzeyde bir bağlantı içinde yuvarlanıp gidiyor… 

- Üniversite öğrencilerinin yabancı dil bilgisi kararlılığını koruyor.  

- Sayıları hızla artan üniversitelerimizin öğretim üyesi sıkıntısının bu düzen içinde yetişmesinin olanaksız olduğunu belirtiyor ilgililer…

- Yükseköğretim öğretmenleri nasıl yetiştirilecek sorusu yanıt bekliyor.

Günün Tarihi 28 Şubat 2008…

Durum işte böyle böyle iken, bugün, yani takvim 28 Şubat 2008‘i gösteriyorken radyoları dinliyorum, televizyonları izliyorum, gazetelere bakıyorum: ülkemdeki sürtüşmelerden biri bir üst aşamaya sıçramış… Rektörlerimiz birbirlerine kılıçlarını çekmiş durumda! Rektörler savaşı… YÖK? O, bu savaşın başüyesi…

Bildiriler yayımlanıyor… Savcılık, mahkeme kapılarına koşuluyor… Bunun ötesi meydan savaşı mı? Biz bu ülkeyi ulu bir meydan savaşıyla kazandık; bir meydan savaşıyla da yitirmek mi istiyoruz onu?!…

Rektör dediğin, üniversitenin başı/başkanı, başyöneticisi/üstyöneticisi… Hepsi de profesör, yani öğretmen… YÖK’ü yönetenler de…

Bundan böyle Kılavuzu rektör (YÖK) olanın … diye yeni bir sözümüz mü olsun isteniyor?!…

Ben kendi adıma, öğretmenlerimizin işin doğrusunu bulmalarını, o doğruda birleşmelerini bekliyorum. 1919 tarihli Darülfünun-i Osmani Nizamnamesi‘nin öncesine düşecek halleri yok ya…

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 29 Şubat 2008

© 2008 İK

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.