Bütün Derdimiz ‘Şapkalar’ mı Olmalı?

Bora'nın Sorusu

 

Apartman komşum Sefa Bey’in ilköğretim okulu 2’nci sınıfa giden bir torunu var: Bora. Dedesi anlattı, Boracık geçenlerde, ‘mide’ sözcüğünü göstererek demiş ki dedesine, “Bu, ‘mide’ diye okunur, ama öğretmen ‘i’yi uzun söylüyor!?”. 

Çocuk haklı. 

Dede de diyor ki, “‘i’nin üzerine şapka koymak gerekir”. O da haklı. 

İlkokuldaki ilk yıllarımı anımsıyorum: 1941, ’42… Okulun ana giriş kapısından içeriye adım atar atmaz soldaki duvara asılı küçük karatahtaya bakardık. Burada, dilimizdeki kimi yabancı sözcükler ile onların öz Türkçe karşılıkları duyurulurdu. Beş-on sözcükten oluşan bir dizelge… Bu dizelge çoğu kez her gün yenilenirdi. Birer sarı defterimiz vardı (bilmeyenler için söyleyeyim: ‘samankâğıdı’ denen sarı renkli, ucuz bir kâğıttan yapılan bir defterdi bu), o tahtada verilen sözcükleri bu deftere geçirirdik.

Diyelim, dizelgede ‘birinci teşrin’in karşısında ‘ekim’ yazıyor, büyük bir istek ve coşkuyla artık o sözcüğü kullanmaya bakardık. Öğretmenimiz de derslerde bunların kullanılmasını sağlayacak türlü uygulamalarda bulunurdu. Dilimizin özleştirilmesi çabalarının ilkokullardaki başarılı bir aşaması olmuştur bu uygulama.

*

Şimdiki abecemizin kabul edilmesiyle (3 Kasım 1928) resmen başlatılan dilde yenileşme sürecinde şöyle bir söyleme de yer verildi: “Türkçe, söylendiği gibi yazılan, yazıldığı gibi okunan bir dildir” ya da, “Türkçe, söylendiği gibi yazılır, yazıldığı gibi okunur”. Ben, bunu ilk ve ortaöğrenim yıllarımda hep duydum. Bu söylemle, doğruya yakın bir olgu dile getiriliyordu. Yeni bir abeceye geçişin ilk yıllarında, dili arındırma/özleştirme/yenileştirme ülküsünün eğitim-öğretime yoğun biçimde egemen olduğu bir döneme, hele de Arapça ve Farsçadan arınılan bir döneme pek uygundu bu söylem.

Ancak, yeni bir abeceye geçilmiş olan Türkçe için söyleyişe bağlı bir yazım düzeni ilk bakışta yeterli görülmüşse de, yazım konusunda birtakım sıkıntılarla karşılaşılınca, bunun böyle olmadığı kısa zamanda ortaya çıkacaktı.

Neden böyle olacaktı? 

Dilimiz katıksız, karışıksız bir dil değildi de ondan…

Türkçe, geçmişi çok zengin olan bir ulusun dili. Türkler, tarihleri boyunca türlü uluslarla karşılaşmış, bu uluslarla yoğun ilişkiler, etkileşimler, kaynaşmalar içinde olmuş bir ulus. Dolayısıyla, pek doğaldır, dilimiz de bu etkileşimlerden payına düşeni almış: Türk diline pek çok yabancı sözcük girmiş, bu dilden pek çok sözcük de başka dillere geçmiş. Bu alış-veriş olgusu, bütün diller için bütün zamanlarda geçerli. Bu olgudaki yönü ve niceleği ise, tarafların (ulusların, devletlerin, toplumların, sonuçta dillerin) türlü bağlamlardaki güçlülüğü belirliyor. 

Son yıllarda dilimize Amerikanca’nın buyur edilmesinin başta gelen önemli nedenlerinden biri de bu değil mi? 

*

Yeni abecemizin ilk yazım kılavuzu olan ‘İmlâ Lûgati’ 1929 tarihini taşıyor. Söyleyişe bağlı olarak hazırlanmış olan bu kılavuz, türlü uluslarla yaşanan yoğun ilişkilerden, etkileşimlerden, kaynaşmalardan doğal olarak payını almış olan dilimiz için gereken bütün düzenlemeleri içermiyordu, yetersiz kalıyordu. Bu kez, sesletim konusunda (kimi ünlülerin [sesli harflerin] kısa ya da uzun, kimi ünsüzlerin de [sessiz harflerin] ince ya da kalın okunuşu vb.) karşılaşılan sıkıntılara çözümler üretme yoluna gidildi; uzun çalışmalar sonunda, 1942’de, ‘İmlâ Kılavuzu’ çıkarıldı. Ne var ki, bu düzenleme de yetersizdi; bunun yerini 1965’te ‘Yeni İmlâ Kılavuzu’ aldı. Yazım kurallarımız, ’65 kılavuzu temel alınarak 1970 ve 1977 yıllarında yayımlanan kılavuzlarla yeniden ve yeniden düzenlendi. 

Yazım kılavuzlarımızın ilki, ‘İmlâ Lûgati’, Milli Eğitim Bakanlığı Dil Encümeni’nce hazırlanmıştı; ötekiler Türk Dil Kurumu’nun (TDK) yayınıdır.  TDK, bir Anayasa değişikliğiyle 1982’de devlet kuruluşuna dönüştürüldükten sonra, 1985’te, ‘İmlâ Kılavuzu’ adlı bir kılavuz daha yayımladı. Bu, ’65, ’70 ve ’77 kılavuzlarına karşı çıkarılmış bir ‘tepki kılavuzu’ niteliğindeydi. TDK, yakın tarihte bu alanda ortaya koyduğu son çalışmasını, ‘Türk Dil Kurumunun güncelleştirilmiş İmlâ Kılavuzu’ adıyla kendi veb sitesinde de veriyor. 

Dilimize ilişkin yazım kılavuzları bu belirttiklerimle sınırlı değil. Yukarıda sözünü ettiğim Anayasa değişikliğinin ardından, yazım kılavuzu alanı için çok sayılabilecek sayıda yapıt çıktı. Kabaca, ‘eski TDK yanlıları’, ‘yeni TDK yanlıları’ diyebileceğim kişiler, kuruluşlar, birbiri ardına kılavuzlar yayımladılar. Ancak, bizim Bora’nın kafasında, onlarca çalışmanın ardından yine de bir soru çengeli (şimdilik 1) asılı duruyor: “Bu, ‘mide’ diye okunur, ama öğretmen ‘i’yi uzun söylüyor!?” Ve Boracık, “mide”nin “i”sini kısa seslendirmede kararlı… 

Bence, gözden kaçırdığımız bir şey var: Türkçe, öyle, söylendiği gibi yazılan, yazıldığı gibi okunan bir dil değil. Nasıl olsun ki!?… Sınırdaş olduğu, iç içe yaşadığı dillerle olan onca etkileşimden sonra böyle bir şey beklenebilir mi bir dilden?!… Sürekli olarak değişim içinde olan, söylenişi/sesletimi zamanla değişime uğrayan/uğrayacak olan bir dil için ortaya gelenekleşecek yazım kuralları konmalı değil miydi?.. Bu yapılmadı. Çok önemli iki şey daha yapılmadı:

1. Öğretim niteliği/düzeyi akademik olmayan öğretim kurumlarında kullanılabilecek Türkçeye özgü bir çevriyazı (transkripsiyon) düzeni;

2. Dilimizin ölçünlü söyleyişi (genel kabul görmüş söyleyişi; standart telaffuzu) konusunda sürekli çalışma ve yayım. 

Pek doğaldır, bu işleri yapmak için bir kurul oluşturmak gerekiyordu; dilbilimcilerden, yazarlardan oluşan bir kurul… Söylemeye gerek var mı bilmem, kuşku yok bu da yapılmadı. Bütün derdimiz neredeyse ‘şapkalar’ oldu!.. Sesleri uzatan, incelten, hem incelten hem uzatan ‘şapkalar’… Bu şapkaların adını koymada da bir türlü kararlı olamadık: ‘uzatma işareti’ dedik olmadı, ‘inceltme işareti’ dedik hiç olmadı, ‘uzatma ve inceltme işareti’ ya da tersini dedik, bu da olmadı; son olarak, -benim bildiğim- bir de ‘düzeltme imi’ tanımlaması var…  

Eğer öğretmenlerimizin beyinlerine, “Türkçe, söylendiği gibi yazılır, yazıldığı gibi okunur” safsatasını yerleştirmeseydik, onlar, bunca yazım kural(sızlığ)ı arasında bocalamaz, “Çocuklar, bu sözcük şöyle yazılır, böyle de okunur (söylenir)” der, Bora da dedesinin karşısına dikilmezdi öyle bir soruyla.  

*

Bu yazıya ‘havagazı’ diyecekler çıkacaktır. Şimdi onlar, bir zahmet İstanbul’un Haydarpaşa hattındaki Göztepe tren istasyonuna kadar gitsinler ve ‘Göztepe’ yazısını okuyup ağızlarından çıkan sesleri yine bir zahmet yazıya döküversinler. 

Olmuyor değil mi? “Dilimizdeki harfler, imler yeterli değil” mi diyeceğiz şimdi? 

Yeni yeni harfler, imler icat etmenin sonu yok.

  

İnal Karagözoğlu

Yarımca,  7 Aralık 2003

 

© 2003 İK

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.