Sözlüklerle Aramız Ne Kadar İyi?

 

Şemseddin Sâmi`ye Kulak Vermek…

 

Yetkin bir sözlüğü olmayan dil, doğal varlığı demek olan sözcüklerini günden güne yitirerek kendi varlığıyla bir şey anlatamayacak denli darlaşır.

 

Bu yargının ortaya konuşunun üzerinden yüz yıldan çok zaman geçti: Şemseddin Sâmi, Kaamûs-u Türkîsi’nin İfâde-i Merâm başlıklı önsözünde dile getiriyor. Söylemeye gerek yok, pek doğal olarak bu sözcüklerle değil… Şemseddin Sâmi, bir sözlük adında, sekiz yüz kırk iki yaş büyüğü Kaşgarlı Mahmut’tan sonra Türk sözcüğünü kullanan belki de ilk kişi. Pek dikkat çekici değil mi? Bu yönden de önceli sayılması gereken Kaşgarlı’nın Dîvân-ı Lügâtit Türkü’nden sekiz yüz yirmi dokuz yıl sonra, 1901’de yayımladığı bu sözlüğü için bakın ne diyor: 

– Bu kitabın, nice kullanılan Arapça ve Farsça sözcük içermesine karşın ‘Kaamûs-u Türkî’ adıyla adlandırılmasına itiraz edenler belki bulunur. Ancak, dilimiz Türk dilidir. Bu dille ilgili sözlüğe de daha başka ad düşünmek saçmadır.

 

Son dönemin çoksatar yerli roman okurlarına Şemseddin Sâmi kimdir, diye bir soru sorulsa, korkarım, onun bir yazar olduğundan öteye yanıt gelmez. Şemseddin Sâmi’yi, Taaşşuk-u Tal’at ve Fitnat adlı romanın yazarı diye anımsayanlar da belki çıkabilir. Ya bu yapıtın yazınımızda roman türünde Batılı yöntemle yazılmış ilk örnek sayıldığını bilen kaç kişi vardır? Ve okuyan!?…

 

Oysa, 1850’de doğan ve elli dört yıllık olağanüstü verimli bir yaşam geçiren Şemseddin Sâmi, yalnızca Talat ile Fitnat’ın aşkını anlatan bir romanın yazarı değildi; o, her şeyden önce bir Türk dili tutkunuydu. Öyle ki, ona göre, dilimize Lisân-ı Osmânî denmesi yanlıştır; çünkü, ulusumuzun adı Türk’tür. Ve, bu ad, bağlı olmakla övünülecek bir büyük ulusun adıdır. 

 

Şemseddin Sâmi’nin şu görüşleri, sözlüğünü adlandırmadaki seçimini çok daha anlaşılır biçimde açıklamıyor mu:

● Yazın’ın (edebiyatın) yaratıcı ve güzel yapıtlar vermesi, dilin düzeltilmesine ve yabancı etkilerden, özellikle Arap ve Fars etkilerinden kurtulmaya bağlıdır.

● Dilimiz güzel dildir. Söylediğimiz gibi yazsak ve o söyleyiş ile o söyleyişin kuralları içinde dilin iyileştirilmesine çalışsak, dilin güzelliğine uygun olan yetkin bir yazına sahip olacağımıza kuşku yoktur.

 

Şemseddin Sâmi,  ifade-i merâmını, bu sözlüğü oluşturma amacını açıklarken diller üzerindeki yabancı etkilerden de söz eder, dikkati, Türk dilini gölgelemiş olan Arapça ve Farsça sözcüklere çeker:

 

– Gerçekte epey geniş ve zengin olan Türkçemiz, çoğu sözcüklerini yitirmiş, Arapça ve Farsça’dan sözcüklere başvurmadıkça bir şeyi anlatamayacak denli dar ve sözcüklerin kökleri ve türevleri anlaşılmayacak biçimde sıradan halkın söyleyişine uyan bir dil durumuna gelmiştir.

 

Şemseddin Sâmi, yine o önsözde, sözlüklerin, ulusların hazinesi oluğunu da söyler. Ona göre, sözcükler, birtakım dilbilgisi kurallarına bağlıdır ve dili, bu kurallara göre işleyerek oluşturur. Yine ona göre, sözlüğü ve dilbilgisi kuralları yazılı olmayan bir dil hiçbir zaman yazınsal bir dil olamaz; çünkü, bu iki kitap, yazın’ın ana öğesidir; yazın, ancak bunların yardımıyla oluşturulabilir.

 

Ve bugün bize pek doğal gelen şu saptamada da bulunur: 

 

Dilin yozlaşmasına karşı bir set yerini tutacak da bu iki kitaptır. Yetkin bir sözlüğü olmayan dil, doğal varlığı demek olan sözcüklerini günden güne yitirerek kendi varlığıyla bir şey anlatamayacak denli dar olur ve doğru dürüst bir dilbilgisi kitabı olmayan dil, doğru söylemeyi sağlayamayıp gittikçe yanlış söylenir ve sonunda büsbütün yanlış bir dil durumunu alır.

Öte yandan, sözlükçülüğümüz için yazım, noktalama ve kısaltmalar konularında yeni ve çağına yaraşır yöntemler ortaya koyan da Şemseddin Sâmi oldu. Onun Usûl-i Tenkıt ve Tertîb (Noktalama Yöntemi ve Düzenleme [Noktalama İmleri ve Örnekler]) adlı çalışması ise, konusunda dilimizde bir ilk olma özelliği taşıyor. Dilimizin kökenine ilişkin araştırma ve incelemeler de yapmış olan bu büyük Türk dili tutkunu, Türkçe ve Osmanlıcadan başka yedi dil biliyordu: Arapça, Arnavutça, Eski Yunanca, Farsça, Fransızca, İtalyanca, Rumca.

Vurgulamadan geçemeyeceğim, Şemseddin Sâmi’nin kısa bir özetini aktardığım bu görüş ve düşünceleri, döneminin aydınları için yeni ve şaşırtıcıydı.*  

*  

Günümüze bakarsak…

 

Raflarda sözlüklerden, yazım kılavuzlarından geçilmiyor, desem yeridir. İnternette de ne ararsan var… Kimi noksanlıklardan söz edilebilirse de, dilbilgisi bakımından da büyük adımlar atılmış olduğunu yadsıyabilir miyiz? Okumuşluğumuz? Eh işte… Hiç yoktan iyidir… Peki, sözlük ve yazım kılavuzu kullananların, bunları el altında bulunduranların, bir sözcüğün anlam ya da yazımını merak edip bu kaynaklara bakanların oranı? Bu işi yapma sıklığı? 

 

Bence, sözlükçülüğümüzün babası Şemseddin Sâmi’yi şu kadar yıl ötede acılara boğmaktayız… Başta kalemi olanlarımız, hepimizin önde gelen ödevlerinden biri, sözlüklerin, yazım kılavuzlarının hakkını vermek olmalı. Yoksa, Türkçemizdeki kötü gidişin adını nasıl koyabiliriz, dilimize nasıl sahip çıkabiliriz?

 

 

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 20 Nisan 2007

 

 

___________

 

* Şemseddin Sâmi’ye ilişkin bilgiler için, Agâh Sırrı Levend’in Şemseddin Sâmi, Kemal Bek’in Gelişim Hachette Alfabetik Genel Kültür Ansiklopedisi ve Doğan Kardeş Yayınları’nın Yeni Hayat Ansiklopedisi adlı yapıtından yararlandım. 

 

© 2007 İK

 

 

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.