Sokaktaki Adam Doğrulara Açıktır

‘Ef Klavye’!…

  

Ne zamandır, bir dizüstü edineyim, diyordum. Yazlarımızı güneyde bir kasabada geçiriyoruz, bilgisayarı oralara taşımak pek zor oluyor… Her neyse… Geçen yaz Bodrum’a indim, araştırıyorum: öyle çok marifetli olmasın, klavyesi açık renkli olsun, e tabii bir de “fe klavye” olsun… İlk iki isteğime yanıt bulmak kolay da, klavye işi bozuyor; derdimi anlatmakta zorluk çekiyorum: ben “fe klavye” dedikçe adamlar yüzüme garip garip bakıyorlar… Neyse ki, kimisi “ef klavye” diye yanlışımı düzeltiyor da lafın sonunu getirebiliyorum. Arada bir de, bu inadım karşısında sadece gülüyorlar. Bunlar, profesyonel bilgisayarcı olanlar…

Baktım olmayacak, işi, sağlık kontrolü için Eylül ayında Yarımca’ya yapacağım geçici dönüşe erteledim.

Bu kez İzmit’teyim. Araştırmaya başladım. Ama ne araştırma!… İzmit dediğin koca bir kent… Geniş ve zengin bir piyasası var… Ama sonuç yok. Bir an geldi ki, araştırma aramaya dönüştü, kısa bir süre sonra da arama aranmaya… Evet, basbayağı “aranıyordum”: fe klavye yokluğuna “bozulmuş” bir durumdaydım.

Derken, genç bir bilgisayar mühendisinin makamında almıştım soluğu. İzmit esnafı, bu fe klavye işini ancak onun bilebileceği konusunda hemfikirdi. Yer, koca bir işletme ve o da pek belli ki burasının sahibi ya da tek yetkilisi. Telefonların biri bitmeden ikisi-üçü birden geliyor… Adamın başını kaşıyacak vakti yok; ama hakkını yemeyeyim, ‒yukarıda Allah var‒ sıcaktan börtmüş, dili damağı kurumuş, yağlı müşteri olmadığı her hâlinden belli, üstelik, o mekânla hiç de uyuşmayacak ölçüde yaşını başını almış bulunan ben fakire de onca işinin arasında göz atmadan etmiyor… Uzatmayayım, on üç-on beş dakika sonra sıram gelmiş olacak ki, “Evet” diyerek bana döndü. Ben, gösterişli işletmenin, özellikle de bu havalı delikanlının zamanını almamak için, “Dizüstü bilgisayar, ama fe klavye …” diyerek konuya kısa yoldan girecek oldum; daha ağzımı açar açmaz, yurttaş, Tanrı bağışlasın pek zeki, ne istediğimi şıp diye anladı ve anlamasıyla gürlemesi bir oldu: “O devri seneler evvel aştık babacım” dedi. Ve, “ne bir zamanların Türk Dil Kurumu’nun kalıntıları”nı bıraktı haklarında atıp tutmadık ne de “Türkçenin içinde sıkışıp kalan ve ‘fe klavy’ diye tutturanlar”ı… Ona göre, ya dünyaya uyacaktık ya da yok olup gidecektik! Demiştim ya, “aranıyordum” ve işte birisi ağzımın payını verivermişti.

Ne diyebilirdim? Adam kendi çöplüğünde resmen ötüyordu işte!… Ne var ki, burası da benim ülkemdi. Ona verebileceğim tek ve en iyi yanıt, “Kutlarım” deyip arkamı dönmek olmalıydı. Adam aptal değildi ya, neler demek istediğimi bal gibi anlardı. Öyle de oldu. 

*

Kendi ülkesinde bir fe klavyeli dizüstü bilgisayar bulamamış olmanın kahrolmuşluğuyla eve döndüm. 

*

O gün sabah evden çıkarken üst çapraz komşum, biz yazlıktayken gelmiş olan postaları tutuşturmuştu elime. Aralarında Çağdaş Türk Dili dergileri de vardı. Eve dönünce, biraz soluklanıp işe dergilere bakmakla başladım. Temmuz ve Ağustos sayıları, ‘günlük özel sayıları’ olarak çıkmıştı. Dergilere şöyle bir göz atıyordum ki, Temmuz’un son sayfalarında bir başlık: Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nun 72. Yıldönümü. İmza: Sevgi Özel. Özel, yazısının sonlarında, “Çağdaş Türk Dili’nin bu özel sayısı için notlarımızı karıştırarak bellekleri deşelemek, özellikle genç okurlarımıza onlardan saklanan gerçekleri anlatmak istedik” demiş. Şimdi size, Dil Derneği Başkanı Özel’in, yaşadığım İzmit bozgununa denk gelen yazısında anlattıklarından, anımsattıklarından birkaç alıntı yapmak istiyorum: 

(Karşıdevrimcilerin 1950 ve 1980 ataklarına değindikten sonra) “Yeni bir ‘aydın’ tipi türedi; bunlar sözümona ‘demokrat’tı; düşünce özgürlüğünü, tüm hakları, emeği savunuyorlardı. Onlara göre, 1923 Devrimi başarılı olmamıştı. Harf ve Dil Devrimleri tutmamıştı, çünkü, tepeden inmeci bir tavırla, ‘zor’a dayanarak yapılmıştı. 

Yalanlar öylesine allanıp pullanıyordu ki, eğitim düzeyi gibi yaşamsal olanakları da dondurulan halk, ‘televizyon’ denen çok etkili bir iletişim aracının karşısında kime, neye inanacağını şaşırarak izliyordu olup bitenleri. … 12 Eylülcüler, yazık ki, karşıdevrimcilerin ekmeğine yağ süren, çıkar ilişkileri sonunda kimisi tümden yön değiştiren yeni aydın tipinin yolunu açtı. İşte böyle ortalığın toz duman içinde olduğu günlerde, Atatürk'ün kurulmasına öncülük ettiği Türk Tarih ve Dil Kurumları kapatıldı.

Harf ve Dil Devrimleri, topluma zorla giydirilmek istenen giysiler miydi? Toplum, yazısı ve dili değiştirilerek geçmişinden koparılmak mı isteniyordu? Bu sorular, yerden bitme yeni aydın tipinin sorduğu, yanıtı belli, kuyruklu yalanlardı. Ancak, toplum bunları ayıklayabilecek durumda değildi. Türkiye, bir ‘aydın ihaneti’yle yüz yüze idi, bu ihaneti topluma anlatmaya çalışan bir avuç yürekli devrimcinin ise ensesinde boza pişiriliyordu. ‘Gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde olanlar’, ne yazık ki su başlarını tutmuştu.

…..

(Türk Dil Kurumu’nun 1932 Temmuzunda Atatürk’ün öncülüğünde başlatılan kuruluş sürecini anlattıktan sonra) Atatürk, ölümünden 65 gün önce el yazısıyla vasiyetnamesini yazmış, Türk Tarih ve Dil Kurumları’na kalıtından pay ayırmıştır. Bu çok anlamlıdır; çünkü, kendisinin ölümünden sonra da bu iki kurumun siyasal iktidarların güdümüne girmeden, gelir sıkıntısı çekmeden özgürce, güven içinde çalışmalarını istemiştir. Atatürk, gerçekten de öngörüsü, sağduyusu, sezgileri çok güçlü bir önderdir. … Atatürk’e ve devrimlere saldıramayanların hedef tahtası TDK idi, ama bu kurumu kapatmak da ‘en Atatürkçü 12 Eylülcüler’e nasip oldu’.

Karşıdevrimciler, bu kurumun Türkçeleştirme eyleminde çizmeyi aştığını, uydurma sözcüklerle dede ile torunun anlaşamadığını, genç kuşakların eski yapıtları okuyamadığını ileri sürerek ‘yaşayan Türkçe’ gibi yutturulması kolay bir yalanla eğitim kurumlarına yerleşmeyi başarmıştır. Bir başka büyük yalan da, Atatürk’ün dilde devrimden caydığı, Türk Dil Kurumu’nu dil akademisine dönüştürmek istediği doğrultusundadır. Bu yalanı, kurumlara kalıtından pay ayırarak Atatürk kendisi çürütmüştür. Ancak, Kenan Evren ve arkadaşları bu yalanlara sığınanlara ödün vermiş, Atatürk’ün kalıtı yok sayılarak 1983 yazında Türk Tarih ve Dil Kurumları kapatılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün kurumlar aracılığıyla Türk ulusuna bıraktığı kalıtı da böylece iç edilmiştir.

… Yaşayan Türkçeciler, elli yıldır açıkça ya da gizlice sürdürdükleri savaş sonunda kavuştukları Türk Dil Kurumu’na yerleştikten sonra, bu utkunun tadını çıkarırcasına uzun zaman suskun kalmış, derken toplumun dayatmasıyla önce sözcük uydurmaya, giderek ‘dilimiz kirleniyor’ demeye başlamışlardır.

Bugün Türkçe İngilizcenin saldırısıyla yüz yüze kalmışsa, buna, Dil Devrimi’ni ve devrimle gelen sözcükleri reddeden ‘milliyetçi muhafazakâr’ siyasa, bu siyasayı savunanlara destek veren sözümona aydınlar, bilimciler neden olmuştur. … Haksızlığa uğrayan yalnızca Türkçe değildir, halktır, çocuk ve gençlerimizdir. Geleceğimizdir. Bilimdir, sanattır. Ulu Önder Atatürk ve devrimleridir. … …..”

* * *

“Kutlarım” deyip arkamı döndüğüm bilgisayar mühendisi genç işadamı ve aynı telden çalanlar için Dil Derneği’nin bir anlamı var mıdır? Özel’in bu dediklerinin? Hadi, iyi niyeti elden bırakmayıp “Bilemiyorum” diyeyim. Ama şunu biliyorum, sokaktaki adam doğrulara açıktır. Yeter ki, ona doğruları anlatan birileri çıksın.

 

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 5 Eylül 2004

 

© 2004 İK

© 2008 İK

 

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.