Dilde “Özüne Dönüşüm” Üzerine

Ve Anımsamalar, Çağrışımlar…

 

Geniş coğrafyalarda konuşulan dillerden biri de Türkçe. “Türkçe” başlığı altında birden çok altbaşlıkta yer alan ve yine birbirleriyle akrabalık bağı bulunan (aynı soydan gelen) birden çok dil var. Bunların toplamı nedir, böyle bir hesap yapılmıştır mutlaka; ama ben rastlamadım. Ayrıca, ne bu gözle bir araştırma yaptım ne de hesaplamaya kalkıştım; ancak, aklımda yer etmiş sayı, “yabancı dil” olarak konuşanlarla birlikte  220 milyon. 

Yazımın bu giriş bölümünün amacı, Türkçeyi öbür dillerle sayısal ölçekte yarıştırmak değil elbette; bu, sadece bir giriş. Türkçenin, “resmî dil” tanımı ve bildiğimiz yaygın iletişimsel konumuyla ülkemiz ile Kuzey Kıbrıs’ta kullanıldığını (yazılıp konuşulduğunu) bilmeyen var mıdır… 

*

Daha önceleri, bir “anadüşüncem” olarak türlü vesilelerle de dile getirmiştim; hep şöyle düşünürüm: 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Bir Tokatlının Zeytinyağıyla İmtihanı

Ve Bir-İki Anekdot da Benden Olsun…

Babam, yeniliğe, –daha açıklayıcı anlatımla, “bilim”e, “bilimsel”e– fikren ve gönülden inanmış, bu özelliğini iş ve eylemlerine de yansıtmış birisiydi.

Annemin de eşinden geri kalan bir yanı yoktu; ama mesela, zeytinyağlı biber-patlıcan dolması ya da un veya irmik helvası yapma konusunda da geleneği güncele taşımada eline su dökülemez bir hanımdı. 

Şunu da belirmeden edemeyeceğim, davranışlarında, günümüzün “aydın” geçinenlerinin çoğunda gördüğümüz “Batı hayranlığı”ndan eser olmayan, ama “Batı düşmanı” da denemeyecek olan “Kurtuluş yıllarının” tanığı iki Cumhuriyet öğretmeniydiler… 

*

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Bana Göre…

ABD Başkanı Bay Biden Aslında Ne Diyor?

 

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Biden’ın “24 Nisan” üzerinden bazı yerlere hulus çakması*, Mayıs’a gelmemize rağmen tazeliğini koruyor, üzerinde konuşup yazılıyor; bir ben kalmıştım, o da tamam olsun, dedim. 

Sözlerinin arasına “Büyük Felaket” tanımlamasının Ermenicesi “Meds Yeghern” sözünü de sıkıştıran ABD Başkanı’nın yaptığı şeyin üzerine edilen onca laf, “bu işe hukukçular, tarihçiler baksın” parantezine alınabilir. Ben, bir çıkıntılık yapalım, adamın şu cümlesi üzerinde, özellikle de siyah harflerle vereceğim cümle üzerinde duralım (düşünelim) diyorum: 

«“Hayatta kalanların birçoğu dünyanın çeşitli yerlerinde yeni evler ve yeni hayatlar bulmak zorunda kaldı. Bu yerlerin arasında ABD de vardı. Kuvvet ve dirençle Ermeni halkı ayakta kaldı ve toplumlarını tekrar inşa etti. Geride kalan yıllarda Ermeni göçmenler ABD’yi sayısız yönde zenginleştirdi; ancak, atalarını bizim kıyılarımıza getiren trajediyi unutmadı. Hikâyelerini onore ediyoruz. Acılarını görüyoruz. Tarihi kabul ediyoruz. Bunu, kimseyi suçlamak için değil. Ancak, tarihin tekerrür etmediğinden emin olmak için yapıyoruz.”» 

Bu ne demek oluyor? Ve Bay Biden, kimlere de hulus çakıyor?!

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Su Tasarrufu Üzerine…

İzzet Bey Amcam, Ömrü Vefa Etmedi de Bugünleri Görmedi

 

 Dün akşamdı (19-4-21); belgelerimi, bunlardan yayımlamış olduklarımın kayıtlarını elden geçirirken rahmetli İzzet Bey Amcam’ın (aslında annemin amcası) oğlunun bir yazısına da rastladım ve okumadan edemedim: Oğullar ve Babaları kitabından (Paradigma Yayınları, 2010) Babamla Sırlarımız yazısı… 

*

Kadir’in anlattıklarında, bana hiç de yabancı olmayan şeyler de vardı; bunlardan en dikkatimi çeken, amcamın “sofrada suya el koyma” davranışı oldu. Babamla Sırlarımız’ı okurken Amcam’ın bu tutumunun dikkatimi, daha onlara Ankara’da Bahçelievler’deki evlerinde ilk misafir oluşumda çektiğini hatırladım; yıl, 1944 ya da ’45 olmalı, on yaşlarında bir çocuğum… Ama yine de kafamda yer etmiş. Şundan olabilir: Biz o tarihlerde Tokat’ta oturuyoruz ve içme suyumuz da kullanma suyumuz da Çördük denen bir su… Aç musluğu şarıl şarıl aksın; kimsenin umurunda bile değil… Tokat bir su memleketiydi o vakitler; hepsi de gürül gürül… En az beş çeşit su sayabilirim; şimdi durum ne âlemdedir, bilmiyorum. Ama Ankarasıydı, İstanbuluydu –ve daha başka yerlerde de– o yıllarda bile öyle bol su nerdeee!… Hele içme suyu?!… Biz İstanbul’a göçünce görecektim, içme suyunun özel sepeti içine kocaman cam damacanalarla geldiğini evlere… Saka işi aksattı mı, ya da o geldiğinde siz evde yoksanız yandığınızın resmidir: hadi musluktan içebilirsen iç: acı, buruk bir şey… Annem, “Sabun bile köpürmez o suyla” derdi; yani, kireçli bir su… Piyasaya çeşit çeşit bulaşık deterjanları niye çıktı sanıyordunuz siz?!… 

Kadir’in yazısında dikkatimi çektiğini söylediğim bölümü aktarayım da durum gözlerde biraz olsun canlansın: 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Müziğimiz Yeni “Altar”ları Beklerken…

Yıldızlı Semalara Bakmak

 

“Müzik” (musıkî, musikî) kısaca, “(belirli kuralllara uygun olarak) biçim ve anlamlı titreşimler kazanmış ses(ler)” diye tanımlanabilir. Ve elbette, bilimsel, teknik ve sanatsal daha nice tanımlamaları vardır; olmalıdır da… Ben burada, hiçbir iddiası olmayan –kendi anlayışıma göre– bir şeyler söylemeye çalıştım.

 

*

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

İşin Sonunda “Peçete Kafese Haşa”

“Peçete Kafese Haşa” - Ya da İşte Size Oyalanacak Bir Konu!

 

Türkçede bir söz vardır, baş tarafını başlığa aldım: “(İşin sonunda) vezir olmak da var, rezil olmak da…” Bu sözün din felsefesindeki karşılığı da “[E]eci(î)r olmak da var rezil olmak da…” (Ar.) Ecir, genel anlamıyla, “sevap, karşılık, mükâfat (ödül)” demek; anlamlar arasında, “nefsini kiraya veren” (işçi, gündelikçi) anlamı da var.

*

Konuya renk katmak için, araya, Oğuz Aral’ın (1936 – 2004) “Ya vezir olacaksın ya rezil!..” yazısını sıkıştırayım; rahmetli, her zamanki gibi döktürmüş ( https://www.hurriyet.com.tr/ya-vezir-olacaksin-ya-rezil-153320 )…

*

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

« Previous entries Sonraki Sayfa » Sonraki Sayfa »

Improve the web with Nofollow Reciprocity.